AŞK; kendimizi mi kandırıyoruz?

“Gerçek, inanmaktan vazgeçtiğinde hâlâ orada olan şeydir.”

B Philip K. Dick

Bilimkurgu edebiyatının büyük ismi Philip K. Dick çok estetik ve işlevsel bulduğum deyişinde “Gerçek, inanmaktan vazgeçtiğinde hâlâ orada olan şeydir,” diyor. Peki aşk, ona inanmayı bıraktığımızda hâlâ orada bir yerde midir?

Her şövalyenin bir sevgilisi vardır. Don Kişot’un soylu, güzeller güzeli aşkı Dulcinea da Toboso şehrinde yaşamaktadır. Hiç kimse ondan daha iyi, daha güzel olamaz. Ondan daha güzel bir kadın olabileceği imasında dahi bulunursanız Don Kişot’un gazabına uğrarsınız. Ne var ki aslında ne Toboso şehrinde ne de başka bir şehirde Kişot’un aşık olmuş olduğu Dulcinea hiç varolmamıştır, elbette Don Kişot’un arzularını tatmin ettiği hayal dünyasını saymazsak. Gerçek hayatta kendisi şövalye olmadığı gibi hayelindeki Dulcinea elbisesini de her yönüyle son derece sıradan bir köylü kızı olan Aldonzo’ya giydirmeye çalışmıştır.

Cervantes, modern edebiyatın ve bilhassa roman türünün kurucu metni olarak kabul edilen eserinde aşk yaşantımızı da kendi kurmuşçasına iyi betimlemiştir. Öyle ki tutkulu aşklarımız hemen her zaman bir miktar Don Kişotvari olduğu rahatlıkla söylenebilir. Aşk her ne kadar güzel, yapıcı ve ruhsal olarak zenginleştirici bir yaşantı olsa da aşkın gözünün yer yer gerçekten hayli kör olduğu ve bir takım riskler de içerdiği açıktır.

İlgili tablo pek tabi Freud’un da gözünden kaçmamıştı. Freud‘a göre aşık olan kişi “ego ideali”ni sevdiği kişiye yansıtıyordu ve dolayısıyla karşısındaki kişiyi üstün bulduğu ve sahip olmayı arzu ettiği niteliklerin bir bütünü olarak görüyordu. Bunun neticesinde Freud, aşık kişinin sevgilisini yüceltme, idealize etme eğilimininin sevgiliye libidinal narsisizm akışının bir göstergesi olduğunu düşünmüştü. Bu yüceltme nedeniyle sevgilinin eksiklerini aramızdaki uyumsuzlukları görmekte zorlanıyorduk. Freud’a göre bu aşk şekli narsisist nitelikte ve aşılması gereken çocuksu bir gerileme yönelimiydi. 

Aşk, ilişkilerin büyük çoğunluğunda kişiyi kör etmese de hatırı sayılır şekilde gözünü ve görüşünü bozmaktadır. Ancak aşırıya kaçmadığında bu bozukluğun pek de kötü bir şey olduğu söylenemez. Araştırmalar gözün biraz bozuk olmasının ilişkide sevgilinin hatalarını daha hoş görmeyi sağlayarak ilişkiyi koruyabildiğini göstermektedir. 

Diğer taraftan açık olan bir şey varsa tamamen idealizasyon üzerinden yürüyen bir ilişkide bu idealizasyonun daimi olmadığıdır. Masalları hepimiz sevsek de gerçek hayatta prenslerin kurbağaya dönüşmesi çok daha fazla karşılaştığımız bir tablodur. Kişi hayalindeki ve karşısındaki kişinin aynı kişiler olmadıklarını er yada geç farketmeye başlar ve çoğunlukla bunun için karşısındakini suçlar.  Simone de Beauvoir‘nın deyişiyle “Düşmüş bir tanrı kadar kötüsü yoktur.”

Aşk yaşantısında, aşık olduğumuz kişi ile ilgili olarak sıklıkla kendimizi az çok kandırırız. Peki ya aşkın bizzat kendisi de bir aldanma hali mi? Ona inanmadığımızda hala aşk diye bir şey var mı?

Bilim, yaygın kanının aksine çok ender olarak kesin yargılarda bulunmamıza müsade etse de bu soru için biraz insiyatif alıp, hızlıca “değildir,” yanıtı vereceğim.

Araştırmalar; aşk inancının, aşkı açığa çıkaran temel faktörlerden biri olduğunu gösteriyor.1 İlgili sonuçlara dayanan kimi araştırmacılarsa aşk inancının, aşk için gerekli şartlardan biri olduğunu öne sürüyorlar; yani aşık olmak için aşka dair bir inanç taşımamız gerektiğini.2 Öyleyse bu aşkın bir tür kendini kandırma hali olduğu anlamına gelmiyor mu? Yani biz kendimizi kandırdığımız sürece mi aşk yaşıyoruz? Yada daha da doğrudan bir deyişle: “Aşk gerçek mi?”

Bu soruya cevap verebilmek için akıllara sıkça takılan bir kaç soruya ayrı ayrı ve mümkün olduğunca kısa şekilde ve teknik ayrıntılara girmeden cevap vermeye çalışalım.

Aşk kimyasallardan mı ibaret?

İnsanı, bedeninde  kendi başlarına kontrolsüzce işleyen kimyasal değişimlere tepkiler vermekten ibaret bir varlık gibi ele almak, bir kaç asır önce yeni ve heyecan verici bir düşünce tarzıydı.3 Bugünlerde modası çoktan geçmiş olsa da farklı motivasyonlar bu yaklaşımın tekrar önümüze getirilmesine neden olabiliyor.4

Evet, aşık olduğumuzda vücudumuzda Fenietilamin(PEA), Norepinefrin gibi çok sayıda hormonal salgıda artış oluyor.5 Bu kimyasal değişimler aşkın gelişiminde, ilerleyişinde son derece önemli rollere sahipler. Öyle ki bunlar olmadan aşk olmaz, demek de hata değildir. Kişi aşk yaşadığı sırada bedenindeki hormonal değişimleri inceleyecek olursak gerçekten de kişinin yaptığı tam olarak bu değişimlere davranışsal tepkiler vermekten ibaret gibi görünür. Ancak “aşk bunlardır,” demek yine de hata olacaktır.

Bu biraz “her şey enerji, hepimiz enerjiyiz,” demeye benziyor. Elbet de bu söylemin oldukça pratik ve işlevsel olduğuna şüphemiz yok:

-Ruh nedir?
-Enerji.
-Aşk nedir?
-Enerjidir.
-Patates nedir?
-Enerji.
Teknik olarak bu cevaplara yanlış diyemiyorsunuz ama ele alındığı bağlamda tamamen anlamsız kalıyorlar. “Bedenimizde kimyasallar var,” bilgisi de bir noktadan sonra benzer bir cevap mekanizması oluşturmaya başlıyor.

Bir süreç üzerinden ele alacak olursak okumakta olduğunuz bu cümle vücudunuzda pek çok kimyasal, elektiriksel etkileşime yol açtı. Paragraf boyunca da okuma eyleminizle eşzamanlı olarak değişik kimyasal etkileşimler devam edecek. Evet o kimyasallar olmasaydı bu paragrafı göremez, okuyamaz, zihninizde analiz edip anlayamazdınız.

Ama her şeye rağmen size “bedeninizdeki kimyasallar yüzünden bu paragrafı okudunuz,” dersem takdir edersiniz ki bu tatmin edici bir iddia olmaz. İşin özü, aşk konusunda da durum bundan pek de farklı değil.

Aşk ve ilgili kimyasallar arasındaki sebep sonuç ilişkisinin yine de çoğu zaman oldukça karmaşık olduğunu belirtelim. Aşk sıklıkla karmaşık duygular, heyecanlar ve kafa karışıklı sürecinin aşka bağlanması, aşk ile açıklanmasıyla başladığından patolojik kaynaklı olsun ya da olmasın hormonal/duygusal uyarılmışlık halinin daha fazla aşka atıf yapmaya ve daha çok aşık olmaya neden olduğu bilinmektedir.6 Yani kimyasal ve ruhsal durumları dalgalı olan kişiler ve hayatlarının heyecan, stres yüklü dönemlerinde olan kişiler diğer insanlara göre daha sık aşık olurlar.7

Aynı gerekli kimyasalların mevcut olması aşk için yeter koşul değildir ve aşk atıfının yanısıra çok sayıda ruhsal dinamiği de gerektirir.

Aşk hastalık mı?

Bugün, bu yazının yazıldığı sıralarda “aşk” her hangi bir tanı sistemine göre hastalık grubuna girmiyor. Geleceğin ne göstereceğini tahmin etmekse hayli güç.

Konuyu mecazi anlamda tartışacağımızı sandıysanız belirtmeliyim ki ne yazık ki öyle yapmayacağız. Gerçekten aşkın hastalık sınıfında yer alması gerektiğini ateşli şekilde savunan çok sayıda uzman mevcut. Hatta (yanılmıyorsam 1950’lerda) aşkı tedavi ettiği öne sürülen bir ilaç da piyasaya sürülmüştü.8 Tahmin edebileceğiniz gibi bunu dengesiz kimyasalları, dengeye sokmak suretiyle yaptığını iddia ediyordu.

Sallantılı bir aşk yaşayıp da akıl sağlığından şüpheye düşmeyen çok azdır. Şüpheye düşmenin ise onu yitirmek için oldukça iyi bir başlangıç olduğunu söylemek hata olmaz. Aşk söz konusu olduğundaysa insanlara bu kötülüğü yapmak için etrafta ruh sağlığı camiasından bir uzmanın yer alması çoğunlukla gerek yoktur.

Diğer taraftan edebiyatta da aşkın delilikle ilişkilendirildiği metinler o kadar çoktur ki bu konudaki alıntıları alt alta ekleyerek sunucunun veri tabanınının çökmesine neden olabilirdik. İşin doğrusu, aşık olunca hepimiz biraz mecnun oluruz. Mesele biraz da Mecnun’un tedaviye ihtiyaç duyup duymamasıyla ilgilidir.

Gerçekten de aşk pek çok çatışmalı duygular, psikodinamik süreçler harmanıdır. Şehvetin ve şefkatin çatışması, arzunun ve reddin çatışması, bütünleşmenin ve özgürleşmenin çatışması, korku ve ümidin çatışması gibi pek çok çatışma hemen her aşkın bir parçasıdır.9 Aşkı güçlü, tutkulu yapanlar sıklıkla bunlar olduğu gibi kimi kuramcılara göre aşk, tam olarak bu çatışmaların bizzat kendisidir. 10

İnsanın ruhsal dinamiklerinin huzur, sükunet içerisinde bulunduğu bir tablo elimizdeki aşk profillerine hiç de uymaz. Diğer taraftan böyle bir tablonun elimizdeki insan profiline tamamen uyduğu da söylenemez. Tarihin hiç bir döneminde de uymamıştır. Ruhsal sükunet ve dinginlik yani iç huzur, bilinen tarih boyunca insan için bir arayış olmuştur.10

  Aşk hastalık olmamasına karşın biyolojik yatkınlığımız olan ruhsal problemleri tetikleyebilen sarsıcı bir deneyimdir ve genetik yatkınlık taşıdığımız ruhsal sorunların aşık olma sürecinde tetiklenmesi oldukça yaygın bir tablodur.11 Bunun yanısıra bazı ruhsal sorunlar aşka maledilebilir veya aşk adı altında yüceltilebilirler. Bu saydıklarımızın örnekleri o kadar yaygındır ki bakışımızı bunlara çevirdiğimizde bu karamsar tabloya kendimizi rahatlıkla kaptırabiliriz. Ancak tüm bunlar aşkın hastalık olduğu anlamına gelmezler.

Deliler de sevebilir mi yoksa onlar sadece deli midir?

Etrafımızda vuku bulan bir şeyleri isimlendirebilmek mevcut durum/olay üzerinde güç ve denetim kurduğumuzu hissedebilmek adına bizim için önemlidir. Aksi taktirde gerçekte ne kadar az şey bildiğimiz ve çevremizdeki olaylar üzerinde gerçekte çok az bir denetimimiz ve söz hakkımız olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalırız. Bu da bizi sık sık karşılaştığımız tabloları elimizdeki isimlere uymaya zorlamamız gerektiği gibi bir derin yanılgıya götürür. Bu anlamda ruhbilimin kendisi bizatihi değişken akışkan dünyamızın yarattığı kaygıyla başa çıkmanın bir aracıdır.

Bize göre bir kişi ya hastadır ya da aşıktır. Nedense ikisinin bir arada olabileceğini veya elimizde çok da fazla isim olmadığını ve bazı şeylere isim koymanın bir gereksinim olmayabileceğini çok ender düşünürüz. Oysa ruhsal olarak paralel işleyen süreçleri bir birinden ayırabilmek hemen hemen olanaksız gibidir. Ayrıca kendi hayatlarımızın sıradanlığı ve monotonluğu o derece boğucudur ve kendimizi buna öyle teslim etmişizdir ki o kişi/kişilerin sadece hasta veya takıntılı olduğuna hem onu/onları hem kendimizi ikna etmek için yoğun çaba harcayarak teselli ararız.

Netice olarak hasta insanlar da aşık olabilir ve aşka hastalıklar da eşlik edebilir. Bazı hastalıklar aşk olarak yüceltilebilir. Hastlalıklı aşklar da vardır ancak tüm bunlar aşkın bir hastalık olarak genellenebileceği anlamına gelmezler.

 

Aşk karşılıklı oynadığımız bir oyun mu?

Baş rollerde bir erkek ve bir kadın. İkisi de ölesiye olağan ve sıklıkla sevmeyi bilmeyen insanlar. İkisi de aşk yaşamak zorundalığını hissederler. Üstelik her şövalyenin bir sevgiliye, her prensesin bir prense ihtiyacı vardır. Hem yalnızlıklarından kurtulmak, hem tercih edildiklerini göstermek arzusundalar. Rutin dialoglar; abartılı, doğal olmayan aşk sözleridir. Ucuz aşk romanlarından, dizilerinden de tanırız bunları; son derece ruhsuzdurlar, hem oynayanı hem izleyeni sıkarlar. Mümkünse kanalı değiştiririz.

Abartı, gösterinin doğasında vardır. Herhalde bu yüzden de yalanlar her daim gerçeklerden daha gösterişli olmuştur. Sevginin zorunlu olduğuna inandığımız ama içimizde bulamadığımız hallerde bazen de farkında olmaksızın hem kendimizi hem seyircileri kandırmak için telafi davranışları sergileriz. Bu romantik sevgi söz konusu olduğunda böyle olabileceği gibi, annenin çocuğuna gösterdiği veya kulun ilahına gösterdiği sevgi davranışında da söz konusu olabilir. Sevgisizlikten doğan bu abartılı sevgi gösterilerini hemen her zaman etrafımızda bolca görürüz.

Diğer taraftan ne hissettiğimiz de ne hissetmemiz gerektiğine dair inancımızın doğrudan etkisi altındadır. Hatfield ve Walster’e göre duygularımız hem düşüncelerimiz hem de fizyolojimizin ortak etkileşimiyle şekillenmektedir. Yani insanların karşılaştıkları bir durum karşısında ne hissettikleri, ne hissetmeleri gerektiğine olan inançlarının doğrudan tesiri altındadır. Dolayısıyla insanlar içinde yaşadıkları toplumdan, çevrelerinden, arkadaşlarından, ebeveynlerinden belirli durumlarda nasıl hissedeceklerini ve bunun sonucunda nasıl davranışlarda bulunacaklarını öğrenirler. Aşk da bunlara dahildir. Aşkı nasıl yaşayacağımız ve nasıl tepki vereceğimiz öğrenilmiştir. Diğer taraftan ortada yorumlanacak duyguların varlığından bahsedebilmemiz için bir takım biyolojik koşulların sağlanması gerekmektedir. Gerekli nörokimyasalların varlığından, sinir sistemi tepkilerinden bağımsız şekilde duyguların varlığından bahsedemeyiz. Sonuç olarak ne hissedeceğimiz ve ne yoğunlukta hissedeceğimiz genel olarak fizyolojik faktörlere bağlı, bu hislerimizi nasıl yorumlayacağımız ve ne şekilde karşılık vereceğimiz ise büyük ölçüde bilişsel faktörlere bağlıdır.

Peki ona inanmadığımızda hala aşk var mı?

Yok. Bazılarımıza sanki hala varmış gibi gelse de yok.

Bazılarımıza gerçekten inanmasak da orada bir yerde duruyormuş gibi gelir ama işin doğrusu inanıp inanmadığımızı kestirmek de her zaman çok kolay değildir.

Aşk inancının doğrudan dile getirilmesine gerek yoktur. “Beni aşka inandır,” kod adlı şarkılara filmelere konu olan kur stratejisi şüphesiz güçlü bir aşk inancını ve beklentisini perdeler. Yani “aşka inanmıyorum” her zaman “aşka inanmıyorum” anlamına gelmez. Ve bazen kişi kendisi de bunun farkında olmayabilir.
Bazen aşkı reddetmek, inanmadığını söylemek gerçekten güçlü bir aşk özlemine, arzusuna karşı bir maske olabilir. Nitekin Anthony Storr şizoid kişiliğin tam olarak böyle bir maske olduğunu öne sürmüştür.
Açıktan dile getirilmiyor olsa bile gizli de olsa bir aşk inancı beraberinde bir aşk beklentisi de içerir. Aşka dair beklentisizlik ise aşkın inkarına götürür. İnsan kendini teselli etmeyi seven bir varlıktır. Aşkı bulamayan kişi başkasında gördüğünün aşk olmadığına inanmanın türlü yollarını bulacaktır.

Bu sorunun cevabı yine biraz aşktan ne anladığımıza başka deyişle neye aşk dediğimize de bağlı. Biz ne kadar aksine inansak ve iddia etsek de insanları bir birlerine yaklaşmaya, yakın ilişkiler kurmaya iten kuvvet/ler varlığını ve üzerimizdeki baskını sürdürecektir. Sosyologlar buna -en azındna yüzeysel kısmına- “yakınlık zorlanımı” adını vermişler. Yüzeysel ilişkilerin ötesinde de çok daha derinden bir bağlanma ihtiyacı duyuyoruz. Daha önce de belirttiğimiz gibi varoluşçu düşünürler de insanın en temel kaygı kaynaklarından birinin de yalnızlık, varoluşsal yalıtım olduğunu düşünüyorlar. Yani biz ne kadar aksine inansak da bizi aşka götüren bazı kuvvetlerin varlığı üzerinde büyük bir mutabakat söz konusu.

Bu konuda değişik teoriler olsa da insanları birbirlerini sevmeye iten onları bir araya gelmeye bütünleşmeye iten kuvvet/ler tam olarak anlaşılabilmiş değil. Kimileri bu kuvvetleri kütle çekimi gibi fizik yasalarında, kimileri üremede veya güvenlikte, kimileri tamamen tinsel sebeplerde arıyor.

Genel tabloda aşkın gelişmesi için kişinin -kendisi farkında olmasa da- beklenti içerisinde olması ve aşka hazır olması da gerekiyor. Bunların ötesinde, yaşanılanın aşk olduğuna inanmak, onu gerçekten tutkulu aşka dönüştürebiliyor. Bazı araştırmacılar bunun da aşkın normal aşamalarından biri olduğunu yani herkesin karmaşık duygular içerisindeyken yaşadığına aşk dediği bir süreçten geçmesinin aşkı mümkün kıldığına inanıyorlar.

Daha önce de belirttiğimiz gibi aşk bir atıf olduğundan aşkı aşk yapan bizim yaşadıklarımıza aşk adını vermemizdir. Aksi taktirde biz ne kadar şiddetli duygular ve yaşantılar yaşarsak yaşayalım bunu farklı şekillerde isimlendirebilir ve aşk yaşamadığımızı iddia edebiliriz.

Sonuç: Aşk gerçek mi?

Devamı eklenecek.

Resim: Sevmek Zamanı -Metin Erksan

Yorum Bırak:

Mail adresiniz yayınlanmayacak.

Sliding Sidebar