AŞK; kim, kiminle, ne zaman, nerede?

KİŞİLER

Ebeveyn Benzerliği

Freud’a göre çocuk, ödipal dönemde karşı cins ebeveynine karşı bir nevi aşk yaşıyordu ancak karşı cins ebeveyn kendisi için yasaklıydı ve hemcins ebeveyne aitti. Bunun sonucunda hemcins ebeveyn ile kazanamayacağı bir rekabet içerisine giren çocuk çözümü hemcins ebeveynle özdeşleşip, onun gibi olarak onun elde ettiklerinden elde etmekte buluyordu. Böylece yetişkinlikte karşı cins ebeveyni andıran partnerlere yöneliyorlardı.
Romantik ilgi duyduğumuz kişilerin ebeveynlere olan benzerlikleri çoğu zaman göz ardı edilir ya da farkedilmez. Oysa ebeveynler ilk aşklar ve doğal olarak ilk kayıplardır. Bu ilk ilişki kime aşık olacağımızı tek başına belirlemese de kime aşık olacağımızı ve nasıl bir aşık olacağımızı etkileyen en büyük etkenlerdendir. Bu benzerliği ortaya koyan sayısız araştırma yapılmıştır.
Bu konuda çok sık karşılaştığım bir itiraza da değinecek olursam: “Ama kişi sorunlu bir anne/babaya sahipse onun gibi birini istemez.” Ne yazık ki işler böyle yürümüyor. Tam aksine araştırmalar bu durumlarda bu yönelimin genel yönelimlerden çok daha şiddetli, partnerin ebeveyne benzerliğinin de daha fazla olduğunu gösteriyor.  Yani sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer, desek de romantik ilişkiler söz konusu olduğunda çoğunlukla bu böyle olmuyor.

Benzerlik ve Zıtlık Etkisi

Bir dönem partner seçiminde benzerlik ve zıtlık etkisi konusunda ortaya çıkan çelişkili araştırma sonuçları nedeniyle araştırmacıların kafaları bu konuda son derece karışıktı.
David Amodio ve Carolin Showers bu karışıklığa son vermek ve ilişkilerin kurulmasında benzerliğin mi yoksa tamamlayıcılığın mı daha önemli olduğunu anlamak için yaptıkları üst araştırmada bunun kişilerin ilişkiye ve partnerlerine bağlılık düzeyine bağlı olduğu sonucuna vardılar. Araştırmaya göre düşük bağlılığa dayalı -başka deyişle kısa süreli, ciddi düşünmediğimiz- ilişkilerde farklı insanlar keşfetme, yeni heyecanlar yaşama düşüncesi ile kasıtlı olarak farklı/zıt partnerler seçebiliyoruz. Buna karşın bize benzeyen insanlarla yüksek bağlılık düzeyine sahip uzun süreli ilişkiler yaşama eğilimindeyiz.  Yani genellikle tencere kapağını buluyor.
Bizimle benzer hayat görüşü, siyasi düşünce, dini yaşantıya sahip insanlardan daha fazla hoşlanıyoruz. Bizimle benzer kişilik yapısına sahip insanlardan daha fazla hoşlanıyoruz. Bizimle benzer ilgi alanlarına sahip insanlardan daha fazla hoşlanıyoruz. Ruh sağlığı açısından bile bir birine benzemeleri pozitif çekim etkisine neden olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Mutlu kişilerin kendileri gibi mutlu kişilere mutsuz insanların ise mutsuzlara çekim duyduğu yine başka araştırma sonuçlarında ortaya çıkmıştır.
Yine de genel yönelim benzerlikten yana olsa da bunun herkes için mutlak bir yönelim olmadığını da tekrar hatırlatalım.
Bu arada bizim algıladığımız benzerlik gerçek benzerlikten çok farklı olabilir. Araştırmalar algılanan benzerliğin gerçek benzerlikten daha belirleyici olduğunu gösteriyor. Yani karşımızdaki kişinin nasıl olduğu ve bize ne kadar benzediğinden çok bizim onu nasıl algıladığımız, kendimize ne kadar benzer bulduğumuz önemli.

Sosyal Statü – Ekonomi

Dünyanın heryerinde kadın, maddi kaynaklara büyük önem veriyor. Erkeklerin fiziksel çekiciliğe verdiği büyük öneme karşın kadınların erkeğin sosyal ve ekonomik statüsüne önem verdiğini kesin olarak biliyoruz. Teksas Üniversitesinden Psikolog Devid Buss, 37 kültürde on binin üzerinde kişiyle yaptığı çalışmada kadının bu yöneliminin kültüre göre değişmediği, evrensel olduğu sonucuna ulaştı. Sosyal ve ekonomik statü kadınlar tarafında bilinçli bir tercih olmakla kalmıyor, aynı zamanda erkeğin daha çekici olarak algılanmasına da neden oluyor.
Kadınlar erkekleri sadece mevcut ekonomik statüleri ile değerlendirmiyor. Bu değerlendirmeyi yaparken erkeğin kararlılık, hırs, zeka gibi gelecek potansiyeline işaret eden özellikleri de dikkate alıyorlar. Bu değerlendirme bilinçli bir değerlendirme de olabilmekle birlikte  bunun ötesinde kadın farketmeksizin onun etkilenmesine yol açıyor.
Kadının erkeğin sosyal ekonomik statüsüne önem vermesi çoğu kültürde ortak bir yönelim olması, araştırmacılara bunun evrimsel sürecin bir sonucu olduğunu düşündürmekte. Kadınlar temel olarak erkeğin kaynak sağlama olanaklarını değerlendiriyor görünüyorlar. Peki ya kadın ekonomik olarak güçlüyse ve kaynağa ihtiyacı yoksa? Bununla ilgili çok sayıda araştırma mevcut olmasa da bu durumda kadının ilişkide romantik beklentileri daha fazla öne çıkardığını gösteren ilişki örneklerine -çok sık olmasa da- rastlarız. Kadın doğal olarak kaynaklarla ilgili daha az endişe göstereceğinden bunun doğal bir sonuç olduğunu düşünebiliriz. Diğer taraftan ilgili bir araştırmaya göre genç kadınların para kazanma beklentileri arttıkça eş adaylarının ekonomik kazançlarının düzeyiyle ilgili beklentileri de artıyor ve ekonomik statüye daha fazla önem veriyorlar. Yani kadınlar büyük oranda gelir düzeyleri ve statüleri ne olursa olsun erkeğin statüsünün ve gelir düzeyinin yüksek ve sıklıkla mümkünse kendisininkinden daha yüksek olmasını istiyorlar. Bugünün dünyasına uyan modern tabirle ifade etmek gerekirse kadınlar başarılı erkeklere daha çok talep gösteriyorlar.
Erkeğin kaynaklarının, kadının erkekte değer verdiği tek kriter olmadığı unutulmamalı. Bu konuda dikkat çekmemiz gereken diğer bir önemli husus sosyal ve ekonomik statünün çoğunlukla tek başına belirleyici olmadığıdır. Bazı araştırmalar sosyal ve ekonomik statünün ancak istenilen kişilik özellikleri karşılandıktan sonra değerlendirildiğini göstermektedir. Elbette bu süreç tersine de işleyebilir yani ekonomik durumunuz dolayısıyla ilgi çekmiş olsanız da sonraki aşamada yine kişilik özellikleri dikkate alınacaktır. Diğer önemli bir nokta erkeğin gelirinin yüksekliği kadınlara ulaşmasını kolaylaştırdığı için risk de taşıyor ve bu gerçekten de ilişkinin başarısını düşürebiliyor. İstatistiksel veriler erkeğin ve kadanın gelir düzeylerinin yüksek olması durumunda boşanma riskinin daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bu ve benzeri riskler yer yer kaynaklara daha az önem verilmesine neden olabiliyor.
Erkekler kadının statüsünün kendisininkinden düşük olmasını istiyor. Yapılan çok sayıda araştırma erkeklerin sosyal ekonomik statüye kadınlar kadar önem vermediğini gösteriyor. Üstelik erkeklerin kadının kendisinden daha başarılı, daha varlıklı olmasını tehdit olarak ele alıp gurur meselesi yaptığı ve narsistik olarak incindiği görülüyor. Yani kadının erkeğin kendinden daha iyi ekonomik statüde olması isteği erkeğin beklentilerinde de karşılığını buluyor. Böylece uzlaşı daha kolay sağlanıyor. Erkeğin kadının ekonomik statüsüne önem verdiği durumlarda da kadının erkeğin kazancından fazla kazanması erkekte özgüven eksikliğine neden olacağından bu tablo erkek için çok tercih edilen bir tablo olmadığı düşünülebilir.  Ancak tüm bunlar erkeklerin statüye önem vermedikleri anlamına gelmiyor. Sadece kadınların kendilerinden daha iyi olmalarını istemiyorlar.

Yaş Tercihleri

Yapılan araştırmalar erkeklerin kendilerinden daha küçük yaştaki kadınlara, kadınlarınsa yaş olarak kendilerinden büyük erkeklere ilgi duyduğunu gösteriyor. Bir araştırmada ergenlik ve gençlik dönemindeki erkekler kendileriyle yaşıt kadınlara ilgi gösterirken daha ileri yaştaki erkeklerin kendisinden genç kadınlara ilgi gösterdiği buna karşın kadınların her zaman kendilerinden daha büyük erkeklere ilgi gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Bunda erkeklerin ergenlikten yaşlılığa kadar çocuk sahibi olabiliyor olmalarının ve bu nedenle ileri yaşlarda da doğurganlık işaretlerine duyarlı olmalarının rol oynuyor olabileceği düşünülmektedir. Kadın beyninin erkek beyninden bir kaç yıl erken olgunlaşması, kadınların başarı, statü, olgunluk istemeleri ve genç erkeklerin bunu sağlamasının daha zor olması kadın tarafında önemli etkenlerden birkaçı.
Ancak bu yaş farkları çoğunlukla çok yüksek düzeylerde değildir. Araştırmalar farklı rakamlar ortaya koysa da dünya genelinde kadın erkek ilişkilerinde ortalama dört yaş gibi bir farkın olduğu görülüyor. İngilterede yapılan bir çalışmada 52 ay gibi bir farkın ideal olduğu sonucuna ulaşılmış. Türkiye’de uzmanlar erkeğin beş, altı yaş büyük olmasının ideal olduğu düşüncesinde olsalar da bu konularda doğru ya da yanlıştan söz etmek mümkün değildir. Bu konuda ifade edilen rakamlar daha çok bu miktarda yaş farklarının ilişkideki uyumu kolaylaştıracağı yönündeki beklentilerden yola çıkmaktadır. Kimin büyük olacağı, yaş farkınız üç, beş veya on olacağı sonuç olarak tamamen tarafların tercihine kalmıştır.
Yine de yaş farkının fazlalığı aşka, ilişkiye engel olmasa da olası farklı psikodinamik süreçlere ilişkin olarak daha fazla tetikte olmayı gerektirdiğini de belirtmeden geçmeyelim.

Fiziksel Özellikler

Erkeklerin fiziksel çekiciliğe çok önem verdiği artık kimse için sır değil. Peki ya kadınlar? Çoğunlukla erkeklerin fiziksel çekiciliğe çok önem verdiğini ancak kadınların bunu çok da önemsemediğini, çok fazla ön planda tutmadıklarını düşünürüz. Kimi araştırmalardan bu düşüncemizi destekleyen sonuçlar elde edildiği gibi kimi araştırmalardaysa kadın ve erkeğin fiziksel çekiciliğe hemen hemen aynı derecede önem verdiği sonucu elde edilmiştir. Bilim dünyasında da kafaların karışması çok sık rastlanılan bir durum.
Kafa karışıklığını gidermek için yapılan bir üst araştırmada kadınlara romantik eş olabilecekleri bir grup erkek resmi gösterilmiş ve resimdeki erkeklerin kişilikleri hakkında bilgi verilmiştir. Kadınlara hangi erkekleri daha arzulanır buldukları ve nedeni sorulduğunda hoşlandıkları kişilerin kişilik özelliklerine vurgu yapan açıklamalar yapmışlardır. Ancak kadınlar yalan makinesine bağlı olduklarına inandırılarak aynı soru tekrar sorulduğunda kadınlar fiziksel çekicilikten daha çok etkilendiklerini kabul etmişlerdir. Ortadaki kısmi çelişkileri ve anlaşmazlıkları gidermek için yapılan diğer üst araştırmalarda da, söylemler dikkate alındığında belirgin bir fark olmakla birlikte davranışlar yani gerçek seçimler dikkate alındığında kadınların ve erkeklerin fiziksel çekiciliğe hemen hemen aynı derecede önem verdiği sonucu ortaya çıkmıştır.
Diğer taraftan pek çok faktörün olduğu gibi fiziksel çekiciliğin de ilişkide ne kadar önemli bir yer tuttuğu tarafların ilişkiden ne beklediği ile doğrudan ilgilidir.
Peki hangi fiziksel özellikleri çekici buluyoruz?
Az çok kültürel ve kişisel farklarımız olsa da araştımalar aşağıdaki özelliklerin tüm dünya da rağbet gördüğünü göstermektedir.
Yüz hatlarında erkekler, kadınlarda büyük göz, küçük burun, küçük çene, belirgin elmacık kemikleri ve düzgün bir boyun, kalkık kaşlar, büyük göz bebeklerini çekici buluyorlar. Güzel olarak değerlendirilen kadın yüzlerinin, bebeksi olarak nitelendirebileceğimiz yüzler olduğunu görüyoruz.
Kadınlar, erkeklerde yine benzer şekilde büyük göz, geniş çene, belirgin elmacık kemikleri, geniş bir gülümsemeyi çekici buluyorlar.
Araştırmalar bir yüzü 150 milisaniye (1 saniye = 1000 milisaniye) sürede ne kadar çekici bulmuşsak uzun süre baktığımızda da yaklaşık aynı düzeyde çekici bulduğumuzu gösteriyor.
Erkeklerde ve kadınlarda fiziksel çekiciliği pozitif etkileyen diğer bir faktör vücut ve yüz simetrisidir. Araştırmacılar bunun sağlığa işaret ediyor olabileceğini düşünüyor. Kadında bebek yüzlü diye tabir edilen yüz yapısı çekici ve sağlıklı algılanıyor.
Kadınların neredeyse tamamı kendilerinden uzun erkekleri tercih ederken erkeklerin çok büyük çoğunluğu kendilerinden kısa kadınları tercih ediyorlar. Erkeğin uzun boylu olması tercih edilmekte ancak boy avantajı 1.80’den sonra azalıyor.
Genç erkeklerde yaşlı erkekler de yaklaşık olarak beli kalçasında 30% dar olan kadınları çekici bulmaktadır.
Kadınlar atletik yapılı erkekleri (gelişmiş kas yapısı, gelişmiş göğüs, geniş omuzlar, dar kalça) daha çekici bulmaktadır. Erkekte fazla abartılı olmamak şartıyla fit, yapılı bir vücut tercih ediliyor. Erkekler ayrıca orta büyüklükte göğüslerden ve uzun bacaklardan hoşlanıyor görünüyor.

Potansiyel Çocuklar

Modern ailelerin pek çoğunda çocuklar, artık evin tartışılmaz otoritesi konumundalar. “Tv de ne izleyeceğimize, nereye gideceğimize o karar veriyor. Bütün planlarımızı ona göre yapıyoruz.” Gibi söylemleri hemen her çocuklu ailede duyuyoruz. Çocuğun iyi şekilde yetişmesini sağlayacak ihtiyaçlarının karşılanması; çocuğun psikolojik, zihinsel ve biyolojik gelişimi gibi konular aileler için ciddi endişe kaynakları haline gelmiş durumda. Çok sayıda araştırma çocuklarla ilgili bu endişelerimizin çocuğun doğumundan oldukça önce başladığını, hatta romantik ilişkiden de önce başlayıp, partner seçimini ve ilişki sürecini (ve aşkı) ciddi şekilde etkilediğini gösteriyor. Görünüşe göre çocukların patronluğu daha doğmadan çok önce başlıyor.
Evrimsel biyoloji yaklaşımı bize canlının ve canlılığın temel başarı kriterinin genlerini gelecek kuşaklara aktarabilecek özelliklere sahip olma olduğunu söyler. Evrimsel psikolojide de yaklaşım bundan daha farklı değildir, günlük hayatta ilk bakışta karmaşık ve açıklanması zor görünen hemen her davranışın da bu amaca yönelik olduğu varsayılır. Kur davranışlarımızda, eş seçimimizde de aynı yönelim belirleyicidir. Yani genlerimizi gelecek kuşaklara aktarabilme potansiyeli, olası üreme başarısı, biz farkında olmasak da tercihlerimizi belirler. Başka bir deyişle evrim psikologlarına göre üreme potansiyelimizi ve başarılı şekilde gen aktarımı potansiyelimizi maksimum düzeyde tutan partnerleri tercih etme eğilimindeyiz.
Şimdi erkeklerin ve kadınların partnerlerinde aradıklar temel özelliklere kısaca göz atacak olursak; erkeklerin geniş kalçalar, fiziksel canlılık, gençlik, güzellik, şefkat gibi sağlıklılık ve doğurganlığı, çocuk bakma becerilerine işaret eden özelliklere; kadınlarınsa olgunluk, finansal yeterlilikler, sadakat, başarılı bir profil gibi kaynak sağlama ve babalık yapma kabiliyetine işaret eden özelliklere dikkat ettiklerini görürüz. Ayrıca pek çok açıdan benzer kişilere yönelsek de biyolojik olarak çeşitlilik sağlamamıza ve daha kapsayıcı bağışıklık geliştirmemize imkan sağlayan, daha farklı genetik yapıda kişilerin kokularından etkilendiğimiz bulgulanmıştır. Bunlar evrim psikologlarının da vurguladığı ve evrimsel yaklaşımı destekleyen bulgulardır.

YER VE ZAMAN

Beklentiler

Kritik Dönemler

Sevgi ılımlı, olgun; aşk ise tutkulu, heyecan yüklü bir duygudur. Öyleyse sevgiye biraz heyecan katarsak aşk elde edebilir miyiz? Araştırmalara göre bu belki mümkün olabilir.

Romantik çekim üzerine çok sayıda farklı araştırma yapmış olan ABD’li psikolog Arthur Aron, uyarılma halinin fiziksel çekicilik üzerinde etkileri üzerine yaptığı deneylere bakacak olursak aşk heyecan yarattığı gibi heyecan da aşk yaratabilir. Üstelik bu deneylerin sonucuna göre uyaracının niteliği önemli görünmüyor, hoşa giden veya gitmeyen, üzüntü yada mutluluk veren, haz veya acı veren uyarıcılar aynı etkiyi yapıyor. Yapılan deneyde öğrencilerden esir düşen ve işkence gören askerleri canlandırmaları isteniyor ve sonra çekici bir kadın tarafından işkence görüp, sorguya çekilen denekler askeri sırları vermeye zorlanıyorlar. Başlarına su damlatılan deney grubundan, bunun aslında asit olduğunu ve bir süre sonra onları acı içinde öldüreceğini düşünmeleri isteniyor. Ayrıca “asit”yüzlerine damladıkça rol gereği bağırmaları isteniyor. Kontrol grubunaysa sadece başlarına su damlatılacağını ama bunun başlangıç olduğu için işin en kolay kısmı olduğu söyleniyor. Sonuç olarak ağır işkenceye maruz kaldıklarına inanan ve kendilerini rollerine kaptıran gruptaki deneklerin kendilerine işkence eden çekici kadına karşı daha fazla çekim duydukları ortaya çıkıyor.

Yine Arthur Aron tarafından yönetilen başka bir deneyde gönüllü erkek deneklere kendilerine elektrik şoku verileceği, ancak bir kısmına bunun oldukça güçlü ve acı verici olacağı diğerlerine ise çok hafif olacağı neredeyse hissetmeyecekleri ve hatta hoşlarına bile gidebileceği söylenmiştir. Bu deneyde de deneklere işkence yapacak, Elektirik şoku verecek olan kişi yine deneyi yapanlarla çalışan oldukça çekici bir kadındır. Deneyin sonucunda yine ağır ve acı verici şok grubunda olanlar çekici genç kadına karşı çok daha fazla çekim duyduklarını bildirmişlerdir.

Uyarılmanın aşık olma üzerindeki etkisinin akla yatkın bir açıklaması da kişinin bu yaşadığı uyarılmışlık halini çekici kadının varlığıyla ilişkilendirmiş olmasıdır. Bazı psikologlar bütün aşkların bu şekilde geliştiğine inanıyorlar. Buna göre kişinin aşık olabilmesi için kişinin heyecanlanması, fiziksel olarak uyarılması ve bunun aşk olarak yorumlanmasını yani aşk zannedilmesi gerekiyor. Bu yaklaşıma göre aşk gerçekte, heyecanın aşk olarak yorumlanmasıdır.

Elbette buradan hoşlandığımız kişiye elektrik şoku vermemiz gerektiği gibi bir sonuç çıkmıyor.

Mesafeler

Sosyal psikologlar çok sayıda araştırmayla coğrafi yakınlığın kişiler arası çekimde temel belirleyicilerden biri olduğunu göstermişlerdir. Bu araştırmalara bakarak söyleyebiliriz ki bir kişiye fiziksel olarak ne kadar yakınsanız o kişiden hoşlanma ihtimaliniz de o kadar artıyor ve elbet de aynı şekilde karşı tarafın sizden hoşlanma ihtimali de.

Alman üniversite öğrencileri ile yapılan bir çalışmada öğrenciler okulun ilk günü sıralara rastgele yerleştirilmişler ve ilk günün sonunda öğrencilerden diğer öğrencilerden ne kadar hoşlandıklarını ve ne kadar ilgi duyduklarını puanlamasını istenmiştir. Daha ilk günün sonunda bile öğrenciler yakınlarındaki, aynı sıradaki öğrencilerden daha fazla hoşlandıkları ortaya çıkmıştır. Öğrenciler yıl boyu aynı oturma düzenine devam etmişler ve yıl sonunda aynı puanlama tekrar yapılmış yine aynı şekilde öğrencilerin kendilerine yakın oturan öğrencilerden daha fazla hoşlandığı ortaya çıkmıştır. Şüphesiz bu bir yıl içerisinde öğrencilerin sınıftaki hemen her öğrenci ile yakından tanışma fırsatı olmuştur ancak sonuç olarak yine de öğrenciler yakınlarında bulunan arkadaşlarından daha fazla hoşlanmış onlarla daha yakın ilişkiler geliştirmişlerdir.

Bu araştırmayı destekleyen çok sayıda farklı araştırma olmasına karşın bunlara burada yer veremeyeceğiz. Neden fiziksel yakınlık hoşlanma etkisine yol açıyor. Bunun oldukça basit bir açıklaması var. Öncelikle bize fiziksel olarak yakın olan insanlarla etkileşimde bulunma ve sosyal ilişkiler geliştirme ve bu ilişkileri pekiştirme şansımız, bize uzak olan insanlara göre doğal olarak daha fazla olacaktır. Fiziksel olarak uzağımızda olan insanlarla yoğun bir sosyal ilişki kurmayı bekleyemeyiz. Ancak hepsi bu kadar değil.

Bazı araştırmacılar yakınlık etkisini bu şekilde öne çıkaran unsurun maruz kalma etkisi olduğunu düşünüyorlar. Bir uyarıcıya ne kadar çok maruz kalırsak ona alışma, uyum sağlama ve ondan hoşlanma ihtimalimiz de o derece artıyor. Sosyal psikolog Robert Zajonc konuya ilişkin yapmış olduğu araştırmalarından birinde katılımcılara 12 farklı insanın fotoğraflarını göstermiştir. Ancak bazı fotoğraflar yalnız bir kez gösterilirken bazıları bir kaç kez bir, kısmı ise çok sayıda gösterilmiştir. Araştırmanın sonucunda katılımcılar bir resmi ne kadar çok görmüşlerse o kişiyle ilgili o kadar çok olumlu düşündüğü sonucuna ulaşılmıştır. Zajonc, gerek anlamsız şekiller, gerek yüzler, bize yabancı olan her türlü uyarıcıyla temasın onu sevme ihtimalimizi artırdığını söylüyor. Tanımadığımız, bilmediğimiz şeylerden korktuğumuz, olası tehlikelere karşı temkinli olduğumuz düşünülürse hoşlanmak, sevmek için tanımanın ve bilmenin gerekmesi normaldir. Yani bir insanla birbirinizi ne kadar çok görürseniz bir biriniz hakkında olumlu duygular geliştirme şansınız o kadar kadar artacaktır. Ancak dikkat edilmesi gereken hassas bir nokta daha var. Araştırmalar hoşlanmadığımız kişilerle sürekli temasın onlardan hoşnutsuzluğumuza daha da artırdığını gösteriyor. Dolayısıyla diğer kişinin hoşlanmadığı, kavga ettiğiniz bir dönemde sürekli temas halinde olumsuz duygularının yoğunlaşabileceğini unutmayın. Bu durumlarda ısrarcı olmayıp hafif geri çekilmek daha yararlı olabilir.

Yorum Bırak:

Mail adresiniz yayınlanmayacak.

Sliding Sidebar