AŞK; diğer adı cinsellik mi?

Balzac’ın insanlığa miraslarından Vadideki Zambak, aşk ve cinsellik yaşantımızın değişmeyen trajedisini (şehvet şefkate, tensel aşk tinsel aşka karşı) anlatan sayısız eserin belki de en tanınanıdır. Romanımızın genç kahramanı Felix, iki kadının aşkı arasında ruhsal olarak ikiye bölünmüştür. Vadinin zambağı Henriette masum, saf aşkın beden bulmuş haliyken diğer taraftan Lady Dudley ise bütünüyle bedeni hazlardan ve şehvetten doğan bir aşkı temsil eder. Lady Dudley yalın bedeni hazları arzularken, Henriette Felix’i kendi kızı ile evlendirip ona bu şekilde yakın olmaya ve onu bu türde bir sevgiyle sevmeye dahi razı gelmektedir.

İlgili tablo Balzac’ın yaptığı gibi bir sanat tablosuymuşçasına önümüze konulduğunda belki biraz yabancı bir görüntüye bakıyormuş gibi hissetsek bile hikayede anlatılan çok yaygın bir eşe karşı cinsel isteksizlik nedeni ve/veya neredeyse bir o kadar yaygın bir aldatma sebebi olmanın yanı sıra bu ikilem türümüz için neredeyse evrenseldir.

Bu iki farklı aşk yaşantısı aşkın ne olduğuna dair iki farklı temel yaklaşım olarak da tarihin farklı dönemlerinde kendilerine yer bulmuşlardır. Henriette aşkı toplumsal değerlerden dolayı yaşanamayan cinsel çekimin yön değiştirmiş bir formu ve gerçek dolaysız olan Lady Dudley’in aşkı mıdır? Yoksa Lady Dudley’in temsil ettiği aşk basit ilkel hayvani bir tatminden ibaret olup gerçek olan aşk Henriette’in bedensel arzulardan uzak saf masum aşkı mı? Aşk, seksin kötü bir kopyası mı?  Seks, aşkın saflığını ve gerçekliğini yitirmesine neden olan aşka aykırı bir motivasyon mu?

Bu yazıda aşk ile cinselliğin ilişkisine göz atacağız.

Aşkın yüceltilmiş cinsellik olup olmadığını tartışmaya açtığımızda, çoklarımızın aklına normal olarak ilk başta Freud gelse de örneğin bir Schopenhauer, Aşkın Metafiziği’nde aşkı, kültürel baskıdan dolayı doğrudan sergilenemeyen cinselliğin değişik oyunlar vasıtasıyla açığa çıkması olarak tanımlamıştır ki Freud’un bu konudaki savı da özü itibari ile bundan çok da farklı değildir. Üstelik bu düşünce çok daha eskilere dayanır; Aristo ve bir miktar Platon’a kadar izleri sürülebilir. Onlar da aşkı cinsel motivasyonlu olarak değerlendirmişlerdir. Yine de aşk belki insanlık kadar eski olsa da ilgili dönemde, antik Yunan’da aşkın kültürel olarak da coşkun bir cinsellik ile hemen hemen eş anlamlı kullanıldığını ve o dönemde muhtemelen aşk denildiğinde insanların aklına pek de bugünlerde aklımıza geldiği şekliyle platonik (evet, enteresan bir ironi) , melankolik bir aşk tasavvuru gelmediğini de gözden kaçırmamak gerekir.
En nihayetinde aşk ve aşkın cinsellikle olan ilişkisine bakışımız, kültüre ve zamana göre değişmiştir ancak bu ilişkinin varlığı ele alacağımız üzere şüphe götürmez bir gerçek. Her şeye rağmen bu ilişki farklı nedenlerle farklı dönemlerde son derece karmaşık bir hal almış görünüyor.

Tarihin bazı dönemlerinde aşk cinsellikten tamamen ayrı hatta ona zıt  olarak değerlendirilmiş, cinsel dürtülerin, arzuların aşkı kirlettiği düşüncesi hakim olmuştur.  Bu dönemlerde aşk “saf”, “masum” duygulardan ibaret olması ve cinsellik, şehvet gibi “kirli” şeylerin ona iliştirilmemesi beklenmiştir. Özellikle bu düşüncenin yaygın olduğu eski çağlarda evliliği ve evlenilecek kadınları nezih tutmak için gerektiğinde din kurumu ve tapınaklar fahişeliği dini bir hizmet olarak verdiği örneklere rastlanmaktadır. Victorian dönem gibi daha yeni çağlarda ise imkanı olan her erkeğin şehevi isteklerini yöneltmeleri uygun düşen “kötü kadınlardan” metresler edinmiştir. Bu dönemlerde elbet de kadınlar da benzer şekilde ‘beyefendiler’le evlenmeyi uygun görüyor ancak ‘kaba saba’, daha ‘ilkel’ erkekleri cinsel olarak çekici buluyorlardı ve aldatma onlar arasında da yaygındı. Bu yönelimin paralelinde, aşkın yüceltilmiş cinsellik olup olmadığı bir yana aşkta cinsel motivasyonlara yer olmadığı düşüncesi de kendisine hayli taraftar toplamıştır.
Bazı dönemlerdeyse bu düşünce kendini her türlü cinsel şehevi arzunun aşk olarak nitelendirildiği veya aşkın sadece cinsellikten ibaret görüldüğü tam ters bir düşünme şekline bırakmıştır. Bugün oranları değişebilse de neredeyse tüm dünya da tüm baskın kültürler bu iki farklı ve karşıt bakış açısını birlikte barındıran bir toplum yapısına sahip olduğu söylenebilir.

Bu iki farklı aşk yaşantısı aşkın ne olduğuna dair iki farklı temel yaklaşım olarak da tarihin farklı dönemlerinde kendilerine yer bulmuşlardır. Henriette aşkı toplumsal değerlerden dolayı yaşanamayan cinsel çekimin yön değiştirmiş bir formu ve gerçek dolaysız olan Lady Dudley’in aşkı mı yoksa Lady Dudley’in temsil ettiği aşk basit ilkel hayvani bir tatminden ibaret olup gerçek olan aşk Henriette’in bedensel arzulardan uzak saf masum aşkı mı? Aşk, seksin kötü bir kopyası mı; yoksa seks, aşkın saflığını ve gerçekliğini yitirmesine neden olan aşka aykırı bir motivasyon mu? Bu yazıda aşk ile cinselliğin ilişkisine göz atacağız.

Tensel Aşk ile Tinsel Aşkın Ayrışması

Cinsel dürtüler tarih boyunca insanlığın başındaki en büyük belaların, dertlerin başını çekmiş; küçük bireysel felaketlerden büyük savaşlara kadar çok sayıda yıkıma kaynaklık etmiştir. Dolayısıyla hiç bir toplum ve kültür, cinselliği ne derece özgür bırakırsa bıraksın tamamen kuralsız, başıboş cinselliğe müsade edemez ve etmemiştir. Başka bir deyişle cinselliğe dair kuralları ve sınırlamaları olmayan bir topluluk yoktur.
Kültür bazı davranışları benimsetmek bazılarından menetmek için üzerimizde güçlü bir baskı kurar. Bunun etkin bir yolu: istenmeyen davranışlara utanç yüklemek, korkutmak ve cezalandırmak; istenilen davranışlara ise gurur yüklemek ve bu konuda cesaretlendirmek ve ödüllendirmektir. İşte bu yüzden insandan hiç bir çıkarı olmayan bir savaşta ölmesini isterseniz buna büyük bir gurur yüklemeniz gerekir, çünkü talep ettiğiniz şey gayet büyüktür.

Antropologlar da ağırlıklı olarak Freud gibi, cinselliğe bu kadar büyük utanç ve korku yüklememizi bu konudaki ihmalleri şiddetle cezalandırmamızı büyük ölçüde ensest tabusuyla açıklama eğilimindeler. Cinsellik aile içindeyken doğmasına karşın aile üyeleri cinsel olarak yasaktır. Çocuk aile içerisindeki diğer cinsin üyelerini sevmek ama onlara cinsel olarak yönelmemek zorundadır. Bu kriz çoğunlukla farkında olunmasa da “cinsellik kötüdür” ailenin diğer cinsteki üyeleri ise saf, temiz ve iyidir, gibi irrasyonel bir önermeyle aşılmaya çalışılır. Böylece çocuk, bir taraftan saf cinsellikten arınmış temiz sevgiyi öğrenirken bir yandan da cinsellik uzun süre kötü ve habis kalmaya devam eder. Böylece çocuk karşı cinse ve ve karşı cinse duyduğu sevgiye dair zihninde farklı iki kategori oluşturmuş olur: sevilebilir olanlar ve sevişilebilir, cinsel ilişkiye girilebilir olanlar.

Bir insanın cinsellikten vazgeçmesini veya çok uzun yıllar ötelemesini istemek de hiç de az bir şey istemek değildir. İnsan açtır ve her yer göz alabildiğince yasak meyvelerle doludur. Dolayısıyla kişinin insanların cinselliğini kontrol altında tutabilmek için de büyük utanç, korku ve cezalandırmaya ihtiyaç duyulur. Bu yaptırımlar çoğu kültürde başarıyla uygulanırlar. Bunun sonucunda cinsellik korkulan, utanılan, son derece “kötü” bir şey olup çıkar ve dolayısıyla iyi ve nezih kadınlara/erkeklere yöneltilemez.

Ancak cinselliği belli sınırlar içerisinde teşvik edip üremeyi sağlamak kültürün temel işlevlerinden biridir ve her kültür varlığını devam ettirebilmek için bunu bir şekilde sağlamak zorundadır. Bunun için cinselliğin meşru olduğu ve teşvik edildiği zeminler de sağlanır. Ölçüyü tutturamayan kültürlerde yıllarca şeytani kötü olan cinsellik, evlilik gibi meşru bir zeminde aniden normal bir şey haline gelmesi beklenir. Sıklıkla gelmez ve çoğunlukla eşe karşı cinsel soğukluk yaşanır. Kişi artık sevilebilir iyi temiz kadın/erkek ile cinsel ilişkiye girilebilir pis kötü aşağı kadın/erkek ayırımını yapmıştır ve muhtemelen “nezih” bir kadınla evlenmiştir.
Aşkta şehvet ve saf sevgi, şefkat bir araya gelme eğilimindeyse de bu pek çokları için büyük bir çatışmadır bunları bir araya getirmek artık çoğu yetişkin için zor bir iştir. “Ölümcül günah şehvet” ve “saf kutsal sevgi karşı” karşıya, büyük kapışma başlar. Kişi yücelttiği sevdiğine-ya da evlenilebilir eşine- cinsel ilgi duymakta zorlanırken cinsel ilgi duyduğunu da alçaltır ve sevmekte zorlanır. Şehvet ve şefkat aynı kişiye yöneltilebilir. Daha doğrusu romantik aşk söz konusu olduğunda yöneltilmelidir demek gerekir.
Bu durum aşıkların ruhundaki büyük ve ızdıraplı çatışmalardan biridir. Sıkça “seni tamamen saf duygularla seviyorum” gibi aşkın doğasına aykırı ifadelerle söz konusu sevginin temiz, saf motivasyonlar üzerine kurulu olduğu, cinselliğin bunun içinde yer almadığı dile getirilerek aşkın temel yakıtı gözardı edilir ve aşk için uzun vadede ölümcül olacak bir hata daha en baştan yapılmış olur.

Biyolojimizi, cinselliğimizi mutlak kontrol etme gereği yanılgısı zayıflık algısıyla da son bulabilir. Kişi kontrol edemediği cinselliği nedeniyle, cinsel arzuya sahip olması nedeniyle utanır, korkar kendini zayıf iradesiz bir varlık olarak görür. Kendini suçlar, kendinden nefret eder. Çünkü yıllarca bunun ne kadar kötü olduğunu dinleyerek büyümüştür. Bu zayıflık düşüncesiyle mücadele etmek için bazen cinsel arzunun/zayıflığın kaynağına karşı saldırganlık davranışları sergilerken bazense zayıflık asıl nedeni olarak gördüğü kültüre, dine öfkelenir.

Aşk, -bu bugün bile pek çokları için hala zor olsa da- şehveti ve şefkati aynı kişiye yöneltebilmelidir. Kişi bunu yapamadığında, yani aşkı saf kutsal ve cinselliği kirli ve kötü görüp bu ikisini birleştiremediğinde, saf duygularla sevdiği kişiye karşı cinsel arzu duymak düşüncesiyle barışamayacaktır. Bu durumdaki kişi bir çözüm olarak cinselliği ve romantik aşkı iki farklı insanda yaşamaya yönelebilir ki bu tablo yaygın bir aldatma sebebidir. İlgili tablo problemin kaynağının farkında olmaksızın “eşimi çok çok seviyorum. Her açıdan mükemmel bir insan ama ona karşı cinsel istek duymuyorum ama…” gibi söylemlerle sıklıkla dile gelmektedir.

Yüceltilen Cinsellik

Aşk gerçekten de çok sayıda kişi için yasaklanmış, hor görülen ve engellenen cinselliğe ulaşmanın yüceltilmiş ve saf bir görünüme sokulmaya çalışılmasından başka bir şey değildir. Her türlü cinsel arzu aşk maskesi altında saflaştırılıp yüceltilebilir.
Elbette cinsel arzunun saflaştırılması için önce onun saflaştırılabilir yani kirli olması gerekir. Yani cinsellik için aşka ihtiyaç duyan birinin cinselliğe bakışı hakkındaki görüşünün pek de pozitif olmadığı varsayılabilir.(Bu konuyu uygun bir bölüme atıver. Neden cinselliği aşkla yüceltiyoruz?)

Freud’un düşüncesinde sadece romantik aşk değil her türlü sevgi özünde yakıtını üremeyi amaçlayan cinsel dürtülerden alıyordu. Yolundan saptırılmış ve engellenmiş sex, aşk buydu. Evrim psikologları ve antropologlar da kadın erkek arasındaki sevgi ilişkisini büyük ölçüde aynı zeminde ele alırlar.
Freud’un gördüğü büyük ilgi ve desteğe karşın cinselliğe verdiği büyük öneme en sıkı takipçilerinden bile itiraz sesleri yükselmiş ve ayrılıklara neden olmuştur. Freud’un 40 yıllık sıkı takipçisi ve psikinalizin önde gelen isimlerinden biri olan Theodor Reik bunlardan sadece bir tanesidir. Reik, aşk ve cinsellik hemen her zaman birlikte bulunduklarından ve sevginin gerçekte ne olduğunu bilmediğimizi itiraf edemediğimizden bunları sanki tek bir şeymiş gibi ele aldığımızı söylemişti. Oysa ikisi arasında ciddi farklar vardı: cinsel istek doyuma ulaştığında söner, ancak aşk cinsel birleşme ile sönmez; seks doyum ararken aşk mutluluk arar; cinsel birleşmede diğer insan sadece doyum aracıyken aşkta diğer insana büyük değer verilir; sekste diğer insanın bedenine karşı ilgi söz konusuyken aşkta diğer kişinin kişiliğine, yaşantısına karşı bir ilgi söz konusudur; şiddetli cinsel arzu duyulan kişinin yerine kolayca bir başkası geçebilirken aşık olunan kişinin yerine geçemez ve dahası.

Sonuç

Cinsellik  ve sevgi bir şekilde ilişkili görünseler de aradaki ilişkiyi net şekilde açıklayamıyoruz. Bunların her hangi birini diğerine indirgemek bazı kolaylıklar sağlasa da tüm soru işaretlerini gidermiyor. Belki her ikisi de yaşamın daha ilkel ve temel itkilerinden güdüleniyor, aynı kaynaklara dayanıyorlar. Şimdilik söyleyebileceğimiz: insanın tek motivasyon kaynağı cinsellik olmadığı gibi bir kadın ve erkek arasındaki çekimin dahi tek dinamiğinin, tek kaynağının cinsellik olmadığıdır. Görünüşe göre, insan ruhsallığında hiçbir şey, sadece tek bir şey değildir. Aşkın cinsellikten ibaret olup olmadığını bir kenara bırakırsak cinsel ilişki bile sadece cinsel birleşmeden -cinsel gerilimin boşatılması veya penis-vajina birleşmesinden- ibaret değildir. Cinsel birleşmeye de diğeriyle bir olma yoluyla anne rahmine dönüş, kendi benliğinden ve yalnızlığından kurtulma, diğeriyle iletişim, duygusal alış-veriş, arzulanan değer verilen kişi olma arzusu gibi daha pek çok bileşen eşlik edebilir.
Varoluşçu psikoterapiyi ABD’ye taşıyan psikolog Rollo May “seks bir ihtiyaç, aşk bir arzudur” demişti. Aşk bir başkasını anlama hali, dünyayı güzelleştirme, iyileştirme isteğidir. Reik “sevgi seksin kötü bir kopyası değildir” demişti. Ekleme yapmak gerekirse: aksine seks sıklıkla sevginin, aşkın kötü bir kopyası olduğu söylenebilir. Geçici bir yücelme, anlık olarak bir olma, yalnızlıktan kısa süreli kurtuluştur.
Romantik ilişkinin veya aşkın tek dinamiği cinsellik olmadığı gibi;  sevgisiz, sadece cinsellik üzerine kurulu olan ilişkiler doyurucu olmaktan uzak kişinin kendisine yabancılaştığı, mekanik, robotik bir ilişki şekli olduğunu düşünmek için çok sayıda örnek mevcuttur. Bu bedensel doyum ve rahatlama sağlarken, sıklıkla ruhsal olarak daha fazla açlık ve gerginlikle son bulur. Cinsel ihtiyaçlarını hiç bir sınırlama olmadan karşılayan kişiler de herkes gibi sadece gündelik hayatta değil cinsel ilişki içerisinde de sevgiyi ararlar.

Yorum Bırak:

Mail adresiniz yayınlanmayacak.

Sliding Sidebar