AŞK; esaret mi, özgürlük mü?

Aşk Esaret mi özgürlük mü?

Her kim aslından uzak ve ayrı olursa; o, kavuşma anını bekler durur.

Mevlana’nın Mesnevi’si kamışlıktan koparılan neyin ayrılıktan yakınmasıyla başlar. Ney, “Her kim aslından uzak ve ayrı olursa; o, kavuşma anını bekler durur,” diyerek, bir zamanlar bir olduğu kamışlıktan koparılmasından dert yanar. Neyin sesindeki derin hüznün kaynağı da bu ayrılıktır. Mevlana’nın Mesnevi’sin den yaklaşık 750 yıl sonra psikoloji dünyasında pek çok kuramcı da benzer düşüncelerle meşgul. Bir zamanlar kendini edebiyatta, mitolojide açığa çıkaran derin ruhsal çatışmalar artık psikolojinin çalışma masasında. Bugün kimi varoluşçu psikologlar özümüzden koparılmışlığımızın, derin yalnızlığımızın en temel varoluşsal kaygımız olduğuna inanıyorlar.2

Yalnızlık ve bağımsızlık, bir birleriyle son derece sıkı bir ilişki içerisinde olduklarından bunların psikolojik çözümlemelerini birbirlerinden bağımsız şekilde yapmak olanaksız gözükmektedir. Dikkatlice baktığımızda, doğumdan itibaren insanı bağımsızlaştıran süreçlerin, aynı zamanda insanı yalnızlaştıran süreçler olduğunu görürüz. 3 Biz de pek çok kuramcının yaptığı gibi bu yazımızda yakın ilişki, yalnızlık ve özgürlüğü bir arada ele alacağız.

Bağımsızlaşmanın ve kendi başına varolmanın ilk büyük basamağı şüphesiz doğumdur.  Daha önce adeta annenin bir organı olan, kendi başına bir varlığı olmayan insan, doğumla varlık sahnesine çıkar ve kendi başına var olmaya başlar. Doğum Otto Rank’ın dikkat çekmiş olduğu gibi insanın yaşadığı ilk ve belki de en güçlü travmadır.4 Doğumla birlikte bebek tüm ihtiyaçlarının otomatik olarak karşılandığı sıcak, güvenli bir evrenden tamamen bilinmezlerle dolu, türlü ihtiyaçlarla aciz düşmüş olduğu, türlü türlü tehlikeler içeren bir evrene geçiş yapar. Ciğerlerine çektiği ilk soğuk havayla ürperir, ağlar.5 Soğukla, açlıkla daha pek çok zayıflıkla ilk kez tanışmaktadır. Tıpkı doğumda olduğu gibi özgürleşmenin belki de hiç değişmeyen karakteristiği: sürekli olarak bilinen, görece güvenli dünyadan bilinmeze doğru yol almayı gerektirmesidir. 6

Rank’a ve takipçilerine göre farkında olmasak bile bu travmanın etkileri yaşam boyu devam etmektedir. Bir zamanlar ayrıldığımız güvenli limana karşı bir özlem taşır, bilinmez yabancı denizlerde kaybolup, büyük zorluklarla boğuşurken o güvenli limana dönme yönünde derin bir arzu hissederiz. Kimi araştırmacılar hemen her insanın battaniyeler hakkında pozitif düşüncelere sahip olmasını, battaniyelerin doğum sonrası anne rahminin yerini almasına bağlar.7 Çünkü doğum sonrası bizi sarıp sarmalamak, güvende ve sıcak tutmak görevini artık battaniyeler üstlenmektedir.

Doğum gibi bir deneyime olgun insan beyni ve düşüncesi maruz kalsa bunu sağlıklı ve aklı başında olarak atlatmayı ne kadarımızın başaracağı büyük bir soru işareti olsa da bu büyük etkisine rağmen yine de doğumda tam olarak ruhsal bir ayrılık oluşmaz. Hem bebek hem de anne için artık tek bir varlık olmadıklarını kavramak ve kabul etmek zaman alacaktır ve ruhsal bütünlük bir süre daha korunacak, bebek anne memesi ile kurduğu ilişki vasıtasıyla kendisini anne ile bir saymaya devam edecektir.8

Jean Piaget, bebeğin yaşamının yaklaşık iki yaşına kadar olan döneminde önemli bir kazanımının kendisini dış dünyadan ayırabilme yetisini kazanmak olduğunu söylemiştir.9 Buna göre, bu ayrımı öğrenmeden önce çocuk, kendisini dış dünyanın bir parçası zannedip, kendisini  tabiattan, evrenden tam olarak ayıramazken bu dönemde zamanla kendisinin farkına vararak “ben” ile “ben olmayan” ayırımını yapmaya başlar. Kişinin kendini tüm dünyadan, evrenden ayırarak “ben”in farkına varmasıysa aynı zamanda içten içe yalnızlığının da farkına varmasıyla aynı anlama gelmektedir.

Yalnızlık kendini bilmekle başlamaktadır. Bu nedenledir ki insan, kendini bildi bileli bir ölçüde hep yalnızdır.

Farklı kuramcılar tarafından farklı şekillerde ele alınan evrenden, tabiattan kopuş, aynı zamanda özgürlük yolunda da büyük bir adımdır. Daha sonra ödipal karmaşada anne-çocuk ruhsal  bütünlüğünün kopması da aşılmasında yer yer sorunlar yaşanan diğer bir önemli aşama olarak kabül görmektedir. 10

Nesne ilişkileri psikolojisinin önemli ismi Margaret Mahler de çocuğun anne ile bütünlük (simbiyoz) düşüncesi içerisinde olduğu ilk dönemi yetişkinde romantik ilişkinin temeli olarak görmüştür.11 Çok sayıda kuramcı, yetişkinin romantik ilişkide bu birliği (ana rahmine dönüşü veya doğum sonrası anne ile kurduğu sembiyotik ilişkiyi) aradığını, sevgiliyle birbirinden ayrılamaz bir bütün olma arzusu taşıdığını varsayar. Mahler’e göre kişi,  sağlıklı bir romantik ilişki yaşayabilmek için  öncelikle psikolojik doğum süreci olarak adlandırdığı ilk altı ay ile üç yaş dönemi olmak üzere yetişkinliğe kadar bağımsızlaşma süreçlerini başarılı şekilde geçip ailelerinden ayrışmış ve bireyleşmiş olmalıdır. Kişinin ebeveynden ayrışmış ve belli ölçüde birey olmuş olması gerektiği konusunda önemli bir ittifak olsa da bu bireyleşmenin uç noktalara varması da farklı sorunlara yol açabilmektedir.12

Kişinin kendisinin farkına varmasıyla başlayan yalnızlaşma süreci değişik aşamalardan geçer ve kişinin kendi olma çabasıyla doruğa çıkar. Kendin olmak farklı olmaktır, yalnız kalmaktır, kalabalıklara benzemek ise uyum sağlamak ve o kalabalıkların bir parçası olup onların arasında kaybolmaktır.   Böylece en büyük ruhsal sancılarından biri bir türlü gideremediği derin yalnızlığı olan insan; kendisi olmak, özgür olmak ile yalnız kalmamak arasında zor ve yıpratıcı bir ikilemde kalır. Varoluşun bu iki büyük kaygısı arasında dengeyi bulmak gerçekten hiç de kolay bir iş değildir.

Bu ilişki pratiğinde kişinin kendini ilişki içerisinde yitirdiği, diğer kişi ile bir bütün olma arzusu taşıdığı simbiyotik ilişki ile tam bir bağımsızlık arzusu, başka deyişle bağlanma korkusu arasında yaşanan bir çatışmadır. Bağlanma korkusu yaşanan ilişkide taraflar, çoğunlukla ilişki içerisinde kendilerini ve özgürlüklerini yitireceklerinden endişe duyarlar.13 Araştırmalar özellikle kişinin sağlıklı bir benlik algısı olmadığında ilişki içerisinde benliğinin sınırlarını koruyamayacağı, benliğini yitireceği endişesini çok daha güçlü şekilde yaşadığını göstermektedir. 14

Buna karşın diğeriyle birlik oluşturma daha yüksek bir bütünün parçası olma arzusu aşkın temel bir dinamiği olarak kabul görmektedir.15 Mahler gibi nesne ilişkileri kuramcıları da doğrudan bireycilik önerdikleri ve bunun da tamamen doğru ve sağlıklı olmadığı gerekçesiyle çok sayıda eleştiriye maruz kalmışlardır. Araştırmalar kişinin ilişkide kendini tamamen kaybetmediği ancak kısmi bir sembiyoz olan ilişkilerin daha sağlıklı ve başarılı olduğunu göstermiştir.16 Buna göre ilişki içerisinde yaşanan birlik düşüncesi kişinin kendisini yok saydığı veya partnerinin sınırlarını gözetmediği aşırı durumlarda zararlı olmakla birlikte mutedil bir birlik düşüncesi ilişkiye pozitif yönde katkı yapmakta ve bu ilişkiler daha uzun ömürlü olmaktadır.

Git gide bağımsızlaşıyor, bireyselleşiyor ve iddiamız o ki özgürleşiyoruz. Peki bütün bunlar ruhsal olarak da özgürleşmek anlamına mı geliyor? 

 

Bazı kuramcı ve araştırmacılar bu konuda hiç de iyimser değiller. 17 Pekala evrenden kopuş ve bireyselleşme süreci şu şekilde de yorumlanabilir: İnsanın kendisini evrenden ayırması ve “ben” demesi aynı zamanda kendisine artık yabancı olan herşeyin içinde, evrende küçük bir nokta olarak hapsolması  da demektir. “Ben” demeden önce bütün bir evrendik, ancak ben dediğimizde küçük bir kafese, kendi bedenimize hapsolduk. Eskiden herkesle, her şeyle birken şimdi herkes ve herşey bizim için yabancıya dönüştürler. Herkesin yabancı,  dolayısıyla rakip ve dolayısıyla düşmana dönüştüğü bu dünyaya karşı korkumuz bizi, güvenlik ve sınırlarımızı korumak için kafesimizi daha da güçlendirmeye, sınırlarımızı daha net, daha keskin şekilde çizmeye itiyor. Yani ayrılığımızın çözümünü daha fazla ayrışmakta, daha fazla bireyselleşmekte görüyoruz. Sınırlarımızı çevreleyen dikenli teller ihlallerin can yakıcı sonuçlarına dair tehditkar Mesajlar veriyor.

 

J.P.Sartre da Akıl Çağı adlı eserinde kendi olmaya, özgürlüğe
tutkun ve bunun için aşkı, insanları, dünyayı görmezden gelen, yakınlıktan kaçınan, özgürlük dışında hiç bir şeyi önemseyemeyen bir kahraman profili çizer.

Zannediyorum ki bugün hemen hepimiz Sartre’nin kahramanı Mathieu’ya az çok benziyoruz. Özgürleşmeyi en ulvi amaç olarak görüyor özgürlüğümüze zeval getirecek her şeyi elimizin tersiyle itiyor, sevmenin bizi bağımlı kılacağından, özgürlüğümüzü kısıtlayacağından korkuyoruz.
Kafesimiz küçük olsa da bazı açılardan ona oldukça önem veriyoruz. Çünkü o bizim, bize ait. Bizim kendi egemenlik alanımızı temsil ediyor. Haritalarda kendimizi diğerlerinden ayırmak için çizdiğimiz çizgiler kadar, hatta daha da fazla değerli ve belki bir o kadar da hayali.

Başkalarının egemenlik alanımıza müdahalede bulunmasına tahammül edemiyoruz; diğer taraftan kendi egemenlik alanımızdan çıkmak, başkalarına tesir etmek de bizi güvensiz hissettiriyor ve başkalarının alanına girmiş olacağımız endişesiyle geri çekiliyoruz.

 

Dolayısıyla bizim için bir şeylerin sahibi olmak bu yönden de ayrı bir önem kazanıyor. Bu onları dış dünyadan koparıp kendimize katmak, kendi küçük kafesimizi genişletmek anlamına geliyor.  Artık onlar dışımızdaki dünyaya değil bize ait oluyorlar.

Böylelikle müdahale edebileceğimiz egemenlik alanı ve seçeneklerimiz azıcık azıcık artıyor ve çok çabalarsak kafesimiz bir kaç adım daha atabileceğimiz şekilde genişliyor. Kafesimizde yalnızız ve sıkışmış durumdayız ancak yine de “özgürlüğümüzle” kıvanç duyuyoruz.

Ne kendimize etki edilmesinden hoşlanıyor, ne de bizden ayrı olan bu dünyaya tesir etme konusunda rahat davranabiliyoruz. Yabancı bir evde uzun süreli misafir gibi yaşıyoruz. Yabancılarla konuşmuyor, yakınlaşmıyor, gerektiğinde formal ilişkiler kuruyoruz.

Üstelik bütün evren bize yabancı ve dolayısıyla da dünyayla ve diğer herkesle ilişkilerimiz formal, soğuk ve yüzeysel. Rollo May, Aşk ve İrade isimli eserinde bu kültürel tabloyu işaret ederek şizoid kişilik tutum ve davranışlarınının artık normal kişilik özellikleri haline gelmiş olduğunu söylüyordu. 18

Anthony Storr ise şizoid kişiliğin özünde derin bir aşk özlemi barındırdığını öne sürmüştü.19 Bireyselci ve gittikçe bireyselci olma eğiliminde olan kültürlerde orantılı şekilde romantik sevgiye daha yüksek anlamlar atfedilmesini ve romantik ilişkiye daha fazla talep gösterilmesini bu bakış açısıyla ele almak da pek çok yönden isabetli olabilir.

Peki ama bu aşk yönelişi başa çıkamadığımız aşırı özgürlükten kaçış anlamına mı yoksa adına özgürlük dediğimiz kendi kafesimizden kurtulma, evren ve başka bir insan ile gerçek bir ilişki kurma çabasına mı denk geliyor?

Duyguların insanı özgürleştirebileceği düşüncesi duyguları evrimsel iç güdü kalıntıları olarak veya farklı determinist yaklaşımlarla açıklamaya çalışan kuramcılar için son derece aykırı bir düşüncedir.20 Çünkü bu yaklaşımlara göre duygular ancak insanları bazı davranış örüntülerini gerçekleştirmeye zorlayarak işlevlerini yerine getirirler. Bu bakış açısını ünlü antropolog Bronislaw Malinowsky’nin konuyu ele alma şekline göz atarak daha iyi anlayabiliriz:

   Malinowsky, duyguların belirli davranış kalıplarına zorlayan içgüdü halkalarının yerine geçmiş olduğunu söylemişti. Buna göre aşk çok güçlü bir çekim sağlayarak çiftleri bir araya getiriyor ve böylece cinsel birleşmeyi yani üremeyi sağlar. Ancak çiftler bir araya gelip bir birine bağlandığında ve özellikle çocuklar doğduktan sonra çiftleri bir araya getirme işlevi gören aşk işini yapmış demektir ve artık ona ihtiyaç yoktur. Artık yuvayı koruyucu ve çocukların bakımını sağlayıcı niteliklere ihtiyaç vardır ve aşk bunlara yer açmak için görevini yapmış olarak kenara çekilir ve sahneyi şefkat, koruyuculuk gibi çocuk bakımına ve yuvayı korumaya yönelik duygulara bırakır. Yani romantik duygular kişiyi üremeye ve çocuk bakımını sağlamaya giden sürece taşıyan ilkel içgüdülerin yerini almış durumdadır.21 Dolayısıyla insanı özgürleştirmek bir yana onu belirli davranışlarda bulunmaya zorlayan halkaların bir parçasıdır.

İlk dönem psikanalistlerden Theodor Reik de konuya farklı bir bakış açısıyla ele almış, egonun aşkı istilacı bir güç olarak değerlendirdiğini, aşık olma sürecindeki kişinin kendini kontrol yetisini kaybetme eğiliminde olduğunu bu yüzden egonun aşık olma sürecinde aşk nesnesine karşı saldırgan bir tavır takındığını söylemişti. Bu yüzden aşık olduğumuz ve ruhsallığımızı istila eden bu maşuk adayı ve aradaki potansiyel aşk ilişkisi hakkında en başta aklımızda çok fazla olumsuz düşünce uçuşuyordu.

(Buraya azıcık Theodor Reik ile Lacan atayım)

Aşkın kendisinin bir esaret olup olmamasının ötesinde pek çok insan aşkı kendisi veya diğeri için bir esarete dönüştürmeye oldukça meyillidir. Kendini salt kendinden ibaret gören kişi ve sınırlarına karşı çok katı olduğunda; diğer insanla gerçek bir ilişki kurmanın yegane yolunu ya ona dahil olma, kendini onda yitirme (mazohizm) yahut onu kendi egemenliğine alıp onu kendine dahil etme (sadizm) gibi görebilir. Sınırlar bir tehlike hattıysa diğerinin egemenliği altına girmek veya diğerini işgal etmek ilişki kurmanın algılanan tek yolu gibidir. Sahip olarak kendimize katmaya çalıştığımız her şey gibi başka bir insanla ilişkinin yolunu da ona sahip olmakta gören çok sayıda insan olduğu söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Romantik aşkın sadizm ve mazohizm ile bu denli iç içe olmasının bir nedeni de burada yatar. Muhtemeldir ki çok sayıda insan için başka türlü bir ilişki deneyimi ve bilgisi söz konusu değildir. Aşkın kendini yitirip yok olmakla eş anlam taşıdığı çokları içinse doğru yerde yok olmak, neredeyse bütünüyle varoluşsal bir kaygıdır.

Simone de Beauvoir bu rollerden kendine katmayı erkeğin, dahil olmayı ise kadının üstlendiğini söylemiştir. Dünya genelinin büyük bölümünde hakim olan ataerkil düşünce yapısında kadının erkek üzerinde egemenlik kurma beklentisi içerisinde olması hepimizi şaşırtırdı. Dolayısıyla aşk kadın için çok daha büyük bir yatırım olduğundan sıklıkla çok daha büyük bir öneme sahiptir.
Bu açıklamalara karşın varoluşçu psikolog ve düşünürler sevgiyi daha farklı ve zıt bir bakış açısıyla ele alma eğilimindeler. Örneğin Erich Fromm yaklaşımıyla sevginin önemli bir karakteristiği kendimi sevdiğimle bir görmemdir. Sevgiyle diğeriyle bütünleşir ve kendi bedenimin sınırlarından kurtulurum. Sevdiğim kişiye tesirde bulunur ve onun bana tesirde bulunmasına müsade ederim. Sevdiğim aracılığıyla sevgim yayılır yayıldıkça genişlerim, sevgim yayıldıkça rekabet işbirliğine, düşmanlık dostluğa, korkum güvenliğe dönüşür ve böylece daha da özgürleşirim. 23

“İnsanın kendisini dünya ile özdeşleştirme ihtiyacını tatmin eden ve aynı zamanda bir bütünlük ve bireysellik duygusu veren tek bir duygu vardır. Bu da sevgidir. Sevgi, insanın kendi dışında bir şey ya da birisiyle, kendi ayrılığını ve bütünlüğünü sağlama şartıyla birleşmesidir.”

Erich Fromm, Sevme Sanatı

Erich Fromm, Sevme Sanatı’ında yaşadığımız ikilemi aşmanın yolunu bu şekilde açıklamıştır.24
Rollo May ise aşk ve iradeyi birlikte ele alarak benzer şekilde “Her ikisi de var olmanın birleştirici süreçleridir; başkalarını etkileme, ötekinin bilincini biçimlendirme, yoğurma, yaratma çabasıdır. “ demiştir.25

  Özgürlüğün diğer bir ifadesi ise insanın sevdiği, istediği şeyi yapmasıdır. Aşkın gönüllü bir esaret olarak tanımlanması yaygın olsa da ancak zorlamanın olduğu yerde esaret vardır ve zorlamanın olduğu yerde sevgi yoktur. Bir şeyi sevmem ona esir olmamam, mecbur olmamam, ona zorlanmamam aksine onu istemem demektir. Seviyorsam ve istiyorsam zorlanmama gerek yoktur. Pitirim Sorokin bu bağlamda “sevgi ve özgürlük eş anlamlıdır,” der ve “sevgi, en yüksek özgürlük biçimidir,”. 26

“Sevgi en yüksek özgürlük biçimidir.”

Pitirim Sorokin

Bu konuda nihai bir söz söylemektense yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için bir iki noktaya daha değinip kararı okura bırakmak daha isabetli olacak. Bunlardan ilki sık sık değindiğimiz gibi kuramcıların aşka ve aynı şekilde sevgiye sıklıkla birbirinden çok farklı anlamlar yüklediğidir. Kaldı ki Ingilizce de bu iki kelimenin bir ayrımı olmadığı, ikisinin de aynı “love” kelimesi ile karşılandığı göz önüne alınırsa çalışmaları alt alta sıralamak yer yer istenmeyen yanlış anlaşılmalara yol açabiliyor. Aşkın özgürleştirdiğini savunan kuramcıların çalışmalarını kapsamlı olarak ele aldığımızda kuramcının ağırlıklı olarak aslında bizim anladığımız anlamda tutkulu, takıntılı ve kişiyi esaret altına alan bir aşk yaşantısının varlığını reddetmediğini ancak bunu sağlıklı ve gerçek bir aşk olarak görmediğini ifade etmek gerek. Örneğin eserlerine yüzeysel bir bakışla bile, aşka dair en naif ve gönlü okşayan yaklaşımları ortaya koymuş olan Erich Fromm’un aslında bizim anladığımız anlamda tutkulu bir aşk deneyimini reddettiğini açıkça görürüz.

 

Yorum Bırak:

Mail adresiniz yayınlanmayacak.

Sliding Sidebar