AŞK; olmazsa olmaz mı?

Çocukta Sevginin Yeri

Çocuğun hayatının ilk yıllarında almaya en çok ihtiyaç duyduğu mesajların başında sevildiğine, değerli olduğuna dair aldığı mesaj vardır. Araştırmalar erken çocukluğunda bu mesajı sağlıklı şekilde alamayan kişilerin, sıklıkla hayatları boyunca sağlıksız bir ruhsal tablo ortaya koyduklarını göstermiştir.1 Bu şansız kişiler, çoğunlukla hayatları boyunca sevilmemeyle, değersizlikle ilgili endişeler taşır; insanlara karşı güven duymakta zorlanır; dünyaya uyum sağlayamaz; kin ve düşmanlık beslerler. Kendilerini ortaya koymak ve değerli olduklarını göstermek sıklıkla onlar için temel bir motivasyon, bir takıntı halini alır.
Çocuk için hayatın ilk yılları tamamen sevilip sevilmeme sorunudur. Entelektüel ya da akademik olarak bunu dile getirmek bize sıklıkla çok naif gelse de bunu hepimiz çok iyi biliriz. Bu yüzden de çocuğa eğitim verirken, öğretmek istediklerimizi nelerin sevilip nelerin sevilmediği, çocuğun ne yaparsa veya yapmazsa sevileceği üzerinden öğretiriz. “Yaramaz çocuklar sevilmez,” ”Kirli eller sevilmez,” gibi örnekleri sayfalarca uzatılabilecek sözler çocuğun ruhsal gelişimi açısından çok tasvip edilmeseler de bunları ve benzerlerini duymadan büyüyen çocuk yok gibidir.
Çocuk için ebeveynin sevgisini kaybetmek göze alınabilir bir risk değildir. Çünkü çocuk, hayatının erken dönemlerinde ebeveyn bakımı olmaksızın kendi yaşamını idame ettirebilecek imkanlara ve niteliklere sahip değildir. Yetişkinler için de tablonun çok farklı olduğu söylenemez. Bebek yetişkinlerin sevgisini ve onayını kazanmak için gayret ederken, yetişkinler de bebek tarafından sevilmek, bebeğin en ufak bir ilgisini kazanmak için birbirleriyle yarışırlar. Ebeveyn için bu son derece baştan çıkartıcı, güçlü bir sevgidir. Çoğu ebeveyn “Gerçek sevgi diye bir şey varsa muhakkak budur,” diye düşünür. Çocuk sevginin ne kadar önemli olduğunu daha da iyi kavrar; sevgi dünyanın en güçlü, en değerli şeyi olmalıdır. Zaten çocuk, kendisi için yapılan onca şeye karşılık sevgiden başka verebileceği bir şeye de sahip değildir. Neyse ki -en azından sağlıklı ailelerde- bu sevginin talibi çoktur.
Karşılaştığı problemler, engeller karşısında çocuk, sevgisini vermemesini diğer kişi için dünyanın sonuymuşçasına ilan eder: “Seni sevmiyorum.” Küsmek (geçici olarak sevgisini kesmek) doğal olarak çocuğun en büyük kozu bir başkasına verebileceği en büyük cezadır.
Çocuğun bu sevme ve sevilme ihtiyacı yer yer çocuğun kendi ihtiyaçlarını kendi başına karşılayamayacak olmasıyla açıklanmışsa da araştırmalar bize bu sevgi ihtiyacının, salt maddi ihtiyaçlardan doğmadığını gösterir nitelikte sonuçlar vermektedir. Çocuk sevilmeden de ihtiyaçlarının karşılanması mümkündür ve ne yazık ki bu hiç rastlanmayan ya da çok ender rastlanan bir tablo da değildir. **John Bowlby** ve **Rene Splitz**’in bilinen çalışmalarının yanı sıra daha çok sayıda araştırmada,  beslenme, altının değiştirilmesi, barınma gibi tüm ihtiyaçları giderilmesine karşın ve tamamen aynı bakımı görmelerine karşın sevgi, ilgi görmeyen bebeklerde yaşla birlikte artan şekilde zeka geriliği, duygusal soğukluk, saldırganlık, düşük girişkenlik gibi daha pek çok ciddi gelişim problemlerinin görüldüğünü rapor edilmiştir. Farklı çalışmalarda bu sonuçların ölüme kadar varabildiği bildirilmiştir.
Bu konuda Rhesus maymunları ile yapılan bir deney de oldukça dikkat çekicidir. Deneyde yavru Rhesus maymunlarıyla ilgilenmek için iki tipte bakıcı profili oluşturulmuştur. Bunlardan biri yavru maymunları sadece beslemiş ancak her hangi bir ilgi, sevgi göstermemiştir. Diğer profildeki bakıcılar ise yavruları hiç beslememiş ancak onlara ilgi göstermiş, kucaklarına alıp sevmişlerdir. Bir süre sonra seçim yapmak zorunda kaldıklarında, bütün yavru maymunların açlığı göze alarak kendilerini besleyen değil kendilerine ilgi gösteren bakıcıyı seçtikleri görülmüştür.
Yapılan modern araştırmalardan yetişkinlerde de durumun çok farklı olmadığı sonucuna ulaşmamızı sağlayan veriler elde ediliyor. Ohio Üniversitesinde yapılan araştırmalar başta olmak üzere çok sayıda araştırma yalnızlığın aynı zamanda bağışıklık sistemimizi zayıflattığı, ilişkili çok sayıda sağlık problemine yol açtığı, bazı virüslerin yalnız insanlarda daha kolay yayıldığı, ayrıca bu insanlarda inflamasyon proteinlerinin daha fazla üretildiği saptanmıştır. Bu proteinlerin fazla üretilmesinin ise kalp damar hastalıkları, iltihaplı romatizma, alzheimer, tip 2 diyabet ve daha pek çok fiziksel ve psikolojik hastalığı tetikleyebildiği düşünülüyor.

Sevgiye Yüz Çevirme Halleri

Şöyle bir hafızamızı gözden geçirince hepimiz diğer insanlara ve sevgiye talep göstermeyen ve buna ihtiyacı olmadığını açıktan söyleyen veya bir şekilde ima eden en az bir kaç kişi tanıdığımızı farkederiz. Bir de içedönükler konusu var ki bazıları sanki hiç kimseye ihtiyaçları yokmuş, kendi kendilerine yetiyorlarmış gibi görünür.

“ İnsan sosyal bir varlıktır,” desek de bu sosyalliğin kapsamı ve boyutları sosyal bilimlerde yoğun şekilde tartışılmaktadır. Sosyalliğin/asosyalliğin ne kadarı normal ne kadarı norm dışıdır?

Yapılan araştırmalar içedönüklüğün ve dışadönüklüğün temel olarak biyolojik faktörler ile kalıtsal olarak şekillendiğini düşündürmekte.2 Bu konuda Hans Eysenk’e ait popüler bir teori bu farkın beyin kabuğumuzun uyarılma hassasiyetiyle ilgili olduğunu söylüyor.3

Şüphesiz yapısal, biyolojik faktörlerin yanı sıra yaşam deneyimlerimiz de bizi çok farklı derecelerde sosyal varlıklara dönüştürmektedir.  Ancak bu konuda kesin olan ve hemen hemen tartışılmayan bir şey varsa o da sosyal olarak dışa dönükler kadar aktif ve talepkâr olmasalar da yakın ilişkiler kurmanın içe dönük insanlar için de temel bir ihtiyaç olduğudur. *Hiç bir insan sevgiye ihtiyaç duymayacak kadar asosyal yönelimli olamaz.*
Peki ya ısrarla bunlara ihtiyacı olmadığını söyleyenler? Gerçekten son derce sık rastladığımız bu tablolar hemen her zaman iddia edilenin aksine aşırı sevgi ihtiyacına çıkar. Yaygın örneklere kısaca göz atalım:
Çocuğun en büyük kozlarından birinin sahip olduğu en değerli şeyi, sevgisini esirgemek olduğunu söyledik. “Seni sevmiyorum” diyen ‘çocuğa’ bir karşılık vermedikçe devamında duyacaklarımız aşağı yukarı şunlardır “seni sevmiyorum dedim” , “seni sevmiyorum işte.” Git gide öfkelenmektedir “sevmiyorum dedim ya.”  Oysa çocuk sevginin sevgisinin dünya daki en önemli şey olduğunu ve belki de diğer insanlara tesir etmenin tek yolunun da sevgi olduğunu öğrenmişti. “Neden işe yaramıyor?” ‘Çocuk’ sevgisinin gücünü ve kendi değerini görmek istemektedir. Çocuk çocuğu anlayanlar yine olsa da büyük çocuğu genellikle anlamayız. *Öfke bile bazen “sevginizi, ilginizi görmek istiyorum”un gururlu bir yoludur.* Ancak bunu sıklıkla “sevmezsen sevme” gibi başka gururlu cevaplar karşılar. *Sevgi talep etmemek pek çok insanda bir tür küskünlük halidir. Ama yine de bu küskünlüğün kendisi de daha yüksek bir sevgi talebidir.*
Aşırı kaygı çoğunlukla en çok değer verdiğimiz şeyleri aynı zamanda korumakta en az başarılı olduğumuz şeylere dönüştürür. Yoğun şekilde aşık bir insan için aşk ilanı hiç de öyle kolay bir iş değildir. “Olmazsa da sağlık olsun,” diyemez. Eğer kişi sosyal olarak fazla kapanık, güvensiz ve sosyal ilişkilere, kabul edilmeye onaylanmaya çok ihtiyaç duyuyor ve değer veriyorsa her sosyal ilişki girişimi adeta bir aşk ilanına dönüşür, kişi kaygısını kontrol etmekte zorlanır, negatif geri bildirimlere karşı yoğun bir endişe taşır ve bunlardan aşırı derecede etkilenir. Bunun neticesinde sosyal ortamlardan, insanlara yanaşmaktan çekinerek kenardan izlemeyi tercih etmeye başlar. **Kaçınmacı kişilik** örgütlenmesine sahip, kendi değerine ilişkin algısı net olmayan veya normal ancak çekingen diyebileceğimiz kişilik yapısındaki insanların genel tablosu kabaca bu şekildedir. Bu insanlar çoğunlukla olası negatif geri bildirimlerden, eleştirilerden kaçınmak için insanlardan uzak dururlar. Ancak aynı zamanda insanlarla yakınlaşmak için derin bir istek duymaktadırlar. Aşırı miktarlarda **sosyal kaygı**sı  olan insanlar da sosyal performans kaygısı nedeniyle sıklıkla benzer davranışlar sergileyebilirler.
Kaybettiği zaman yaşayacağı acı ve hayal kırıklığı ile başa çıkamayacağını düşünen ve bu konuda insanlara güvenemeyen kişiler de yakın bir ilişki kurmamayı daha güvenli bulur, kaybetme riskini göze alamadıklarından ilişkiye de mesafeli olurlar. Bu bazen hatırlayamadıkları kadar küçükken yaşadıkları bir hayal kırıklığından kaynaklanır. Daha sonra ayrıntılı göreceğimiz üzere ilgili patolojilerle de sıkı bir ilişkisi olan**“kaçınmacı bağlanma”** yapısına sahip kişiler böyledir.
Bu konuda sıklıkla en uç örnek olarak gösterilen şizoid kişilikte dahi tablo son derece muğlaktır. **Şizoid kişilik** bozukluğu olan kişiler sosyal ilişkilere, yakınlaşmaya ilgi göstermez veya çok az ilgi gösterirler ve görünüşte bundan rahatsız da olmazlar. Ancak şizoid kişilik bozukluğunu bireysel psikopatoloji kapsamında açıklayan Anthony Storr, şizoid davranışların bastırılmış güçlü bir sevgi özlemi için karmaşık bir maske olduğunu söylemiştir ve bu insanlar da çok daha az kişiyle de olsa yakınlık kurarlar.

Şiddetli şekilde sevgiye ihtiyaç duyan fakat kendini sevmeyen ve sevilmeye dair umudu olmayan insanın çok ironik bir davranışı; insanlara  sevgiye ihtiyacı olmadığını, onları istemediğini söylemektir. Çünkü reddedilmektense reddetmek çoğu gururlu insan için öncelikli tercihtir. Bu insanları sevmek, biraz inatçı olmayı gerektirir. Gerçekten sevildiklerine dair inançları zayıf, güvenleri kırılgandır.

Nedenlerin Ardındaki Neden

Aşk ve Hayatın Anlamı

Aşkın eski çağlara ait olduğunu bugünün dünyasının bireyci, seküler düşünce yapısında ve insanın kendine odaklı yaşam tarzında aşkın olsa olsa çok küçük bir yeri olabileceğini düşünebilirsiniz. Ancak araştırmalar açık şekilde bunun aksini gösteriyor.

Romantik aşk çağımızın bir icadı olmasa da popülerliğini çağımızın kültürüne, düşünme yapısına borçlu görünüyor. Sosyal psikologlar yaptıkları araştırmalar doğrultusunda bugün de aşkın bireyci kültürlerde ortaklaşacı kültürlere göre öneminin daha fazla olduğunu söylüyorlar. Git gide daha bireyselci olma yolunda ilerleyen ortaklaşacı kültürlerde de aşkın giderek daha önemli hale geldiğini görüyoruz. Hızla değişen dünya da hayatımızdan çok şey çıkarıyoruz ve görünüşe göre çıkardıklarımızın yerine yeni şeyler koymakta da oldukça zorlanıyoruz.
Kimi düşünürlere göre bireyci toplumda aidiyetsizlik ve anlamsızlık duygularıyla baş edebilmek için en çok yöneldiğimiz şeylerin  başını aşk çekmektedir. Otto Rank da insanların, daha önce dinden ne bekliyorlarsa bugün aşktan onu yani yaşamlarına bir amaç ve anlam katmasını beklediklerini söylemiştir. Gerçekten de aşkın bugün, bu kadar yüceltilmesinde dinin artık yaşantımızdan git gide çekilmesi ve yaşantımızdaki etkisinin azalması, tek sorumlu olmasa da büyük bir önem taşıyor olabilir. Artık insanlar hayatın anlamını ve amacını dini inançları ile açıklamayı büyük ölçüde bırakmış durumdalar. Ancak ölümle karşı karşıya olan bu insanların hayatın anlamlı olduğuna inanmaya, hayatı anlamlı kılacak bir şeylere ihtiyaçları var. Bugün dinden boşalan bu sahayı doldurmaya çok sayıda adaydan birisi de aşk. Aşk pek çokları için elimizde kalan tutunmaya çalıştığımız son bir mucize gibi. Belki de bu yüzden bazen onun açıklanabilir olmasından çok açıklanamaz, gizemli, bilinmez kozmik bir değeri olmasını istiyoruz. Onu kurcalarsak, anlarsak bozulup büyüsü kaçabilir, sıradanlaşabilir. Aşkın zamanı, yasakları, kuralları aşmasını; bizi de aşan bu yüce aşka dahil olup onun içinde yitmek; onunla anlam bulmak istiyoruz. Pek çok kişi içten içe aşkı bulamadığı taktirde hayatın anlamsız olduğuna inanıyor. Aşk yeni bir din gibi yükseliyor.

Biz istemeye istiyoruz da peki aşk bize bunları veriyor mu? 

Bazılarımız hayatı boyunca aradığını hissettiği ancak ne aradığını bile bilmediği şeylerin tamamını aşkta bulacağını düşünmesine karşın, aşkı bulduğunda da yine çok şeyin eksik olduğunu hisseder. ‘Neyse ki’ aradığı şeyler gibi aşkın da ne olduğunu bilmediğinden, bulduğunun gerçek aşk olmadığına ikna olarak, arzuladığı aşkı aramak için yolculuğuna kaldığı yerden devam edebilir. Yani yaptığımız kaybolmanın ve sınırlı zamana sahip olmanın telaşıyla sağa sola koşuşturmaktan ibaret gibi görünüyor. Sıklıkla neyi aradığımızı bilmiyoruz ve dolayısıyla romantik aşk da bize bunu veremiyor. Ben ne istediğime bile karar vermeyeyim (kendim karar verirsem istememem gereken şeyler isteyebilirim) ama aşk ya da hayat istemem gereken şeyleri bana versin diyerekten çıkılan bir arayışın başarıya ulaşmasını beklemenin ise biraz aşırıya kaçan bir iyimserlik olduğunu itiraf etmemiz gerek. Anlaşılan aradığımızı bulmak için öncelikle ne aradığımızı bilmemiz gerekiyor.
Hayatın herkes için geçerli tek bir anlamı olmadığı için aşksız hayat anlamsız hayat demek değildir. Üstelik sıklıkla hayatın anlamını coğrafi bir keşif bekler gibi bekliyoruz: “Neredeyse, neyse biri bulsun artık da biz de yararlanalım.” Oysa hayatın kendinden bir anlamı yoktur ve dolayısıyla aramakla bulunamaz. Ama bu da onu anlamlı kılma motivasyonunun kaynağı olması yönüyle de bir anlam taşır. Anlam bir atıftır. Sonuçta, hayat bize anlam vermez, biz hayata anlam veririz. Dolayısıyla hayatın amacı ve anlamı herkes için aynı da değildir. İşin doğrusu zaten aşkın da kendi başına bir anlamı yoktur. Ona türlü türlü anlamı yine biz yükleriz. Bu nedenle aşkın anlamı da herkes için aynı değildir. Bunlardan çıkaracağımız sonuç romantik aşk hayatın anlamıysa siz öyle olmasına karar verdiğiniz içindir. Dolayısıyla romantik aşk genel geçer olarak hayatın anlamı değildir ve bunu bulamayan için hayat anlamsız da değildir, diyebiliriz. Buradan da pekala aşkın olmazsa olmaz olmadığı sonucuna varabiliriz.

Yorum Bırak:

Mail adresiniz yayınlanmayacak.

Sliding Sidebar